Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kendinde Değer Olarak İnsan

Daralt
X
  • Süzgeç
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
yeni yazılar

  • Kendinde Değer Olarak İnsan

    Kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ dersiniz diye, Rabbin âdemoğullarının bellerinden soylarını alıp onları kendilerine şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da ‘Evet şahidiz.’ demişlerdi. (Araf, 172)
    ‘Kâlû’ ‘derler ki’, ‘belâ’ “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” ifadesi, Allah’la insan arasındaki ilişkinin düzeyi, boyutu ve niteliği konusunda muazzam ipuçları barındırmaktadır:

    Ayet, Allah-insan iletişiminin birinci boyutunda; insanın fıtraten, hayatın en temel gerçekliklerini keşif ve kabul potansiyelini beyan etmektedir. Bu temel gerçekliklerin kabulünün başlangıç noktası, Allah’ın varlığını kabuldür. Allah’ın gerçekliğinin kabulü, varlıkları O’na bağlı olan bütün diğer alt-gerçekliklerin ‘doğru bir şekilde’ kavranmasının başlangıcını oluşturur. Burada temel gerçeklikler, yukarıdan aşağıya doğru uzanan bir kavrayış hattıyla kuşatılmaktadır. Bu kabul, tümdengelime dayalı bütün delillendirmeleri mümkün kılan metafiziksel bir dayanak noktasıdır.

    İletişimin ikinci boyutu, insanın iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan ayırdığı rüşt yaşında gerçekleşmektedir. İnsanın fiilî olarak “Kâlû belâ = Evet sen bizim Rabbimizsin.” diyebilmesi için belli potansiyellerini aktüelleştirmiş olması gerekir. İnsanın aktüelleşen en temel potansiyelleri, akıl ve tecrübe yetileridir. Bu iki yetiyi sonuna kadar kullanmak, insanın doğru yargı da bulunmasını mümkün kılar. Akıl, tecrübe ve doğru yargının toplamı, hikmeti oluşturur.

    Üçüncü boyut, insanın yaşadığı verili/yaratılmış evren içinde şahitlik edebileceği ilahî tecellilerle ilgilidir. Var olan her şeyin, kendinden öte bir gerçekliğe işaret eden semboller/münadi olarak görülebilmesi, bu ilahı boyutun keşfini mümkün kılmaktadır. İnsan, çevresindeki işaretleri somut varlıklarının ötesinde bir gerçekliğe işaret eden birer çağırıcı (münadi) ve müjdeci olarak görmeyi başarabildiği anda bu ilişki gerçekleşmiş olmaktadır: Âl-i İmrân 193. ayette bu duruma mükemmel bir şekilde işaret edilmektedir:

    Ey Rabbimiz! ‘Rabbinize inanın!’ diye bizi imana davet eden münadî/çağırıcı işittik ve hemen iman ettik.
    Buradaki münadî kavramıyla kastedilen evrene yerleştirilen ve idrak kanalları açık insanları kendi fiziksel gerçeklik düzlemlerinin ötesine taşıyan her türlü işarettir. Bu keşfi mümkün kılan bilme yeteneğinin doğru bir şekilde işletilmesi, bu ilahiliği bütünüyle temsil eden Allah’a ulaşmayı mümkün kılmaktadır. Allah’ı bütün güzel isimleriyle -celâli ve cemâliyle- temsil edecek şekilde yaratılan kozmik düzen, insanın bu metafiziksel yolculuğunda ona eşlik etmektedir.

    Ayetteki münadî ifadesini sadece ‘peygamber’ seklinde tercüme ederek kelimenin anlamını daraltan Kur’an mütercimleri, kelimenin kozmik ve metafiziksel rengini maalesef soldurmuşlardır.

    Dördüncü boyut, kâlû belâ ifadesinin ahiretteki insan hallerine tercüman olan yapısına ilişkindir. Kâlû belâ ifadesinin geçtiği bütün ayetler birlikte okunduğunda şöyle bir manzarayla karşılaşılmaktadır: Ayetler kâlû belâ kabulü üzerine yaşamlarını oturtamayan insanların ahirette yaşayacakları pişmanlığın ifadesi olarak karşımıza çıkarılmakta ve bu büyük kabule ulaşamayanların trajik sonlarıyla perde kapatılmaktadır:

    Derler ki: Gerçekten resuller bütün delilleri getirmişlerdi (Mü’min, 50).
    Derler ki: Gerçekten ahirette ateş azabı varmış (Ahkaf, 34).
    Derler ki: Gerçekten bütün bunları bize önceden haber veren uyarıcı gelmişti (Mülk, 9).

    İnsanın değer koyma konusunda yetkinleştirildiğini gösteren iki terime dikkat çekmek gerekir. Bunlar ilham ve furkân'dır.

    Allah iyi ve kötünün bilgisini insanın fıtratına yerleştirmiştir (Şems, 8).
    O gecede inen Kur’an’la, hikmeti ve yönlendirmeyi gerektiren her türlü hak ve batıl birbirinden ayırt edilmeye başlanır (Duhan, 4).
    Bütün insanlığa bir uyancı olmak üzere hakkı batıldan ayıran Kur'an'ı kuluna indiren Allah ne yücedir (Furkan, 1).
    Yevmu'l-Furkan: İyinin ve kötünün birbirinden ayrılma anı/ günü (Enfâl, 41).

    İlhâm, iyi ve kötüyü bilerek bu ikisi arasında ayrım yapma gücünü; furkân ise iyi ve kötünün standardını koyma kudretini (furkân/aradaki farkı görme=standart koyma) ifade eder. İlk olarak, iyi ve kötünün ne olduğuna dair bir bilgi insanın fıtratına yerleştirilmiş (ilhâm), iyi ve kötü eylemin sonuçlan vahiy diline dökülerek dramatize edilmiş ve modellenmiştir. Fıtratın bütün potansiyelleriyle Kur’an’da bu şekilde deşifre edilmesi, iyi ve kötünün ne olduğuna dair standartları (furkân) geliştirmenin yolunu açmış ve bunları uygulama sorumluluğunu (‘ukud) insanın omuzlarına yüklemiştir. Kuranın insana bu yöndeki rehberliği de furkân terimi altında kavramsallaştırılmıştır. Allah bilincini canlı tutan ve fıtratın işaret ettiği hakikatin izini süren insan, her zaman doğru değerlendirmelerde bulunabilir. Zira değerlerin ortak kaynağı durumundaki Allah bilinci (takva), doğru değerlendirmenin yeter şartı olarak sunulmaktadır: “Eğer Allah bilincinizi canlı tutarsanız (takvalı olursanız), o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir (Enfal 29)." Zor durumlarda ve ciddi karar anlarında, insanların doğru değerlendirmede bulunmasını mümkün kılan başka unsura da kelimetu’t-takvâ adı altında işaret edilmektedir.

    Şaban Ali Düzgün’ün Kimliksiz Hakikatler isimli kitabının Kendinde Değer Olarak İnsan başlıklı bölümünden alıntıdır.
Lütfen bekleyin...
X